Bir gün gelip Hak nuru dört bir yanı tutunca, karanlığa, zulme, haksızlığa alışmış ruhlar, iyiden iyiye rahatsız olmaya başladı ve ne pahasına olursa olsun İslâm nurunu söndürmek, Müslümanların hakkından gelmek için cepheler teşkil ettiler. Ne var ki artık, Allah’ın emri, Peygamber’in de vazifesi olan bu nurlu iş, mü’minler tarafından da benimsenmiş ve onların sevdası, mefkûresi hâline gelmişti. Gayri neye mâl olursa olsun insanın cahilî düşüncelerden kurtarılmasına, hurafelerin yıkılmasına, yalancı mâbutların mâbet ve sinelerden atılmasına, zayıf ve mazlumların himaye edilmesine, her türlü zulüm ve taşkınlığın önlenmesine, din ve itikat hürriyetinin yerleştirilmesine, İslâm nurunun emniyet ve güven içinde neşredilmesine, insanlar arasında adalet, müsâvat ve kardeşlik düşüncesinin gelişmesine kendini adamış bu insanların, İslâm’ın bu nurlu yolundan geriye dönmeleri düşünülemezdi ve dönmediler de…
Bundan böyle, Hak nurunun cihanı aydınlatmasına engel olanların bertaraf edilmesi, İslâm’a tecavüzde bulunanların karşılık görmesi, onun nurunu söndürmek isteyenlerin cezalandırılması, cihan sulh ve salâhı adına zaruret hâlini almıştı ve bu, kat’iyen İslâm’ın kılıçla yayıldığı mânâsına gelmemeliydi.
Bir kere İslâm, dünden bugüne hâkim olduğu yerlerin pek çoğuna askersiz ve muharebesiz girmişti. Peygamber Efendimiz döneminde Araplar arasında böyle yayıldığı gibi, daha sonra Afrika ve Cenubî Asya’da da böyle intişar etmişti. Hatta denebilir ki ilk Müslümanlar Müslümanlığı şuraya buraya götürmekten daha ziyade, dünyanın dört bir yanındaki insanların kalblerini fethedip onları Müslümanlığın yanına getirip onlarla bütünleştiler. Evet, bir kısım küçük istisnalar bertaraf edilecek olursa, Müslümanlar, sadece ve sadece dünya muvazenesi, mazlum ve mağdurların himayesi ve İslâm nurunun intişarının engellenmesi karşısında sert davrandı; zalimi, gaddarı, nur düşmanını tedip ettiler; ama kat’iyen adalet ve istikametten ayrılmadılar.