Ehl-i keşif ve ehl-i müşâhede, Hızır’ın (aleyhisselâm) hayatta olduğuna kâildirler. Muhaddisîn-i kiram devrinde, Buhârî ve emsali bazı kimseler “Vefat etmiş.” diye hükmetseler bile, başta müçtehitlerden dört imam ve sair fukahâ, Hızır’ın (aleyhisselâm) hayatta olduğu kanaatindedirler. Binaenaleyh, ister zıllinde olsun, isterse bizzat kendisiyle olsun, bazı kimseler onunla mülâkat temin edebilirler veya o, onlarla görüşebilir…
Hızır’la görüşebilecek kimseler, Hızır makamına yükselmiş kimselerdir. Kısacası kendini aşmış, benliğini yenmiş kimseler. Bir misalle arz edeyim. Malum, Yunus Emre, Taptuk’un evine hep düz odun taşırmış. “Niçin hep düz; ormanda hiç eğri odun yok mu?” demişler. “Taptuk’un evine, odunun bile eğrisi giremez.” demiş. Evet düz gidecek ve hedefe varacaksın..! Ok gibi düz ol ki, dosdoğru hedefe varasın…
Taptuk denemiş. (Bunu Belhli İbrahim Edhem, Mevlâna, Şibli ve Şems-i Tebrizî için de söylerler…) Müridlerinden bir başkası, eline kovaları almış çeşmeden geliyor. Bu arada âdeta, mahmuzlu çizmelerle atı mahmuzlar gibi, varıp Yunus’un ayaklarına ve kalçalarına dürtüyor ve kanatıyor. Kapının önüne kadar hiçbir şey demiyor. Kapının önünde: “Biz o meseleyi çoktan Sarıköy’de bıraktık.” diyor. Yani nefsimizi düşünmeyi, bu acıları kâle almamayı, biz çoktan köyümüzde bıraktık, demek istiyor. Mürid şeyhine geliyor. Şeyh: “Ne dedi?” diyor. Mürid: “Sarıköy’de bıraktık.” diyor. Şeyh: “Hâlâ kendini düşünüyor. Olmamış, daha çekmesi lâzım.” cevabını veriyor.
Yunus ne güzel der:
Devrin mürşidleri, mübelliğleri de böyle olmalı.. yani, vurana elsiz, sövene dilsiz, Kur’ân talebesi gönülsüz gerek. Kırılan, darılan Kur’ân talebesi olamaz. Hızır’la görüşmek için kendini düşünmemek lâzım. Nakşibendîlerin