İçeriğe geç

Sezar, Roma mefkûresini kendi heva ve hevesine çiğnetmiş; Napolyon, Büyük Fransa idealini hırslarının ağına hapsetmiş ve öldürmüş; Hitler, Büyük Almanya gaye-i hayalini maceralı çılgınlıklarıyla yiyip bitirmişti. Hâlbuki kahramanlıkları tamamiyet ve bitevîlik arz eden bu milletin mütemadîliğe açık mefkûresi ise, her çeşit bayağılığın üstünde, zaferde de hezimette de, uğrunda canların feda edildiği bir sancak gibi tazîz edilegelmiştir. Fatih o sancağın altında İstanbul’u çiğneyip geçti ve garbın âfâkında bir çığlık oldu inledi.. Kanunî, batı yamaçlarında o livânın dalgalanışını temâşâ ede ede ötelere yürüdü.. Çanakkale kahramanları, onun adına kanlarıyla “Bedir” gibi destanlar yazdı ve Anadolu insanı bin bir yoklukla kuşatıldığı bir dönemde ona son vefa borcunu eda ederek mukaddes tarihimizin kalbiyle bir kere daha gürledi ve “ebed-müddet” dedi.

Mefkûre, mefkûre insanının elinde değerler üstü değerlere ulaşır ve zaferlerin, muvaffakiyetlerin büyüsü hâline gelir. Eğer o mefkûreyi temsil edecek insanlar, o işin tam eri değilse, o mefkûre sancak olmadan çıkar; altında seviyesiz, âdi hırsların haykırıldığı bir flama olur. Böyle bir flama sokak çocuklarını bir araya getirip oyun türünden bazı hedeflere sevk etse de, milletimizin ruh derinliklerindeki duyguları gerçekleştirmeye yetmez.

126