Evet onlar, oturur-kalkar, bugünle beraber yarınların hesaplarıyla meşgul olur.. ve hâlihazırdaki bütün imkân ve dinamikleri geleceğe ulaşma adına birer köprü malzemesi olarak kullanır ve bugünleri yarınlara taşımanın hesabıyla yutkunur dururlar.. yutkunur dururlar, zira problem çözme biraz da içinde bulunduğumuz zamanı aşmaya, daha doğrusu zamanüstü olmaya bağlıdır.. dünü-bugünü-yarını aynı netlikte görüp değerlendirebilme ölçüsünde zamanüstü olmaya. Bugünden yarınları kucaklama ve geleceğin ruh, mânâ ve muhtevasını kavrama demek olan böyle bir düşünce enginliğine siz isterseniz “ideal” de diyebilirsiniz ki, böyle bir ufka sahip olmayanın ne bunca problemin üstesinden gelebilmesi ne de yarınlarımız adına herhangi bir şey vaad etmesi söz konusu olamaz. Firavunların, Nemrutların, Napolyonların, Sezarların, –bir kısım safderunlar gözlerinde büyütseler bile–ne o baş döndüren debdebe ve ihtişamları ne de o gürültülü hayatları kat’iyen istikbal vaad edici olmamıştır.. olamazdı da; zira bu insanlar, hakkı kuvvetin emrine vermiş, içtimaî rabıtaları hep menfaat etrafında aramış ve ömürlerini nefsanîliğin âzât kabul etmez köleleri olarak geçirmiş zavallılardı.
Oysaki, başta Râşit Halifeler olmak üzere, Anadolu’yu yurt edinenler, neticeleri açısından, dünyaları aşıp ukbâya ulaşan öyle eserler ortaya koydular ki –muvakkat “husûf” ve “küsûf”lara aldanmayanlar için– bu eserler, çağlarla yarışacak mahiyettedir.. evet onlar, o dolu dolu ömürlerini yaşayıp gitseler de, sinelerde hep bir yâd-ı cemîl olarak yaşayacaklardır. Evet, bugün yurdumuzun dört bir yanında hâlâ, Alparslan, Melikşah, Osman Gazi ve Fatih’e ait ruh ve mânâ tütüp durmakta ve ruhlarımıza onların gaye-i hayallerinden ümitler ve müjdeler akmaktadır.