İçeriğe geç

Esasen çok derinlemesine sezip sistemleştiremediğim bir hakikat yer yer vicdanıma aksediyor; ama tam evirip çevirip ifade edemiyorum. Şöyle diyebilirim: Vefa öyle yüce bir vasıftır ki; kul, bir hamlede onunla Hakk’a muhatap olma seviyesine yükselir; yükselir de böyle birinin Cenâb-ı Hakk’a karşı olumlu bir tavrı ne teveccühlere vesile olur ve ona: “Sizin şartınız, Benim şartım…”“Siz bir lâzımı ortaya koyun, Ben de koyayım…” denir. Allah (celle celâluhu) ile kul arasında mukaveleye benzeyen böyle bir teveccühte Cenâb-ı Hak, kuluyla âdeta mükâleme ve muamelede bulunuyor gibi onu teşrîfen ve tekrîmen terakki ettirerek çok yüksek bir pâyeye ulaştırmaktadır. Tabir caizse burada, ilâhî teveccühle kulun yönelişinin buluşması söz konusudur. Zira Allah, bunu وَأَوْفُوا بِعَهْدِۤي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ tabiriyle ifade etmektedir.

Söz buraya gelmişken vefayla alâkalı bir şey daha arz etmek istiyorum: Vefa, dosta ait bir sıfattır. Dost, dostunu asla terk etmez. Dostluğun devamı da ancak vefaya bağlıdır. Vefasızlıktan müşteki bir şair şöyle der:

“Dost bî-vefa, felek bî-rahm, devran bî-sükûn, Dert çok, derman yok, düşman kavî, tali’ zebûn.”

Şimdilerde ben bunu değiştirdim ve şöyle söylüyorum:

“Dert çok, derman daha çok; düşman şimdi zebûn, tali’ daha kavî…”

Mehmet Âkif de başka olumsuzluklarla beraber vefasızlıktan şöyle dert yanar:

“Vefa yok, ahde hürmet hiç… Emanet lafz-ı bî-medlul; Yalan râyiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhûl! …………………………………………………………………….. Beyinler ürperir, yâ Rab! Ne korkunç inkılâb olmuş: Ne din kalmış, ne iman, din harâb iman serâb olmuş.”
201