Atı çok severiz. Atın yurdu, yuvası, evi barkı ve istirahat edeceği bir döşeği yoktur. Dur durak bilmez, yorulmaz ve hedefine varıncaya kadar koşar da koşar.. nihayet “çatladım” der, durur ve kalır orada, meçhul asker gibi. Maddeten uçak ve füzeye binmek, hiçbir nebiye nasip olmamış ama ne gam; küheylanımız, Burak misillü rüzgâr olup, Yaratıcı’sının ismini, sırtında taşıdığı Nebi, sahabi, sultan, komutan ve erlerle denizler ötesi dünyalara ulaştırmıştır. Halid’i, Sa’d’ı, Eyyub’u, Tarık’ı, Ukbe’yi ve nice nice Mehmed’leri (radıyallâhu anhüm) sırtına almış, zemin ve zamana nal vurup, tarih yüklü asumana şeref çakmıştır… Süvarisinde o ruh, küheylanında da o ruh bulunup, iki yüce nev’in temsil ettikleri mânâda kontak hâsıl olunca denizler kara, ülkeler de köy ve kasaba oluvermiştir.
At, ruhuyla beraber gitti.. şimdi, sirklerde ve hipodromlarda o. Ya süvarisi? Kim bilir, hangi semerler altında! Tekevvünde olanlar var gerçi; zaten bütün ümidimiz de onlar.
Devam edersek, kinde deveyi, inatta keçiyi, kıskanmamakta eti haram kılınan hayvanı, ithal kalıplı kalp bir kalb ve içiyle dışıyla garplılaşmış kafalar için yarasaları düşünün!. Veya megafon tipe bakıp, yabancı ağızlardan çıkacak her soluğa kulak veren mukallitliğiyle maymunu hatırlayın! Evet, insan ruhunda dalgalanan, kalb ve kafa dünyasında boğuşan, oynaşıp duran binlerce âlî ve denî duygu ve düşüncelerle, aynı tür his ve karakterlerin yanında, bunları temsil eden et-kemik giymiş, iyi ve kötü ruhların ortaya koyduğu ahlâkî davranışlar, daima birbiriyle çarpışan iki ana kuvveti karşımıza çıkarmaktadır: İyilik ve kötülük. Ve daima besleyen, süsleyen, teşvik eden ve temsil ettikleri mânâları insanda aksettiren iki kutup: Melek ve şeytan.