İçeriğe geç

Allah’ın (celle celâluhu) cismaniyetimize yerleştirdiği işaret ve alâmetlere bakarak kaderi okumaya çalışmak, Devr-i Saadet’te de var olan meselelerdendir. O zaman, bunu yapan kimselere ‘kâif’ denirdi. Aleyhissalatü vesselâm Efendimiz, azadlısı Zeyd b. Hârise’nin oğlu Üsame hakkındaki dedikoduya karşı, bir kâif getirtti. Babası ile çocuğu, üzerleri örtülü olarak yatıyorlardı; sadece ayakları açıktı. Kâif, bir arada yatan baba ve oğulun ayaklarına bakmış ve birbirleriyle alâkalı olduklarını söylemişti ki, Efendimiz de bu suretle, bildiği bir gerçeği bir de kâif dilinden anlayanlar için tescil ve tespit buyurmuş ve Hz. Âişe’ye: “Yâ Âişe, Üsame Zeyd’dendir.” diyerek beşaşet ve bişaret izhar etmişlerdi.12 Allah’ın (celle celâluhu) bildirmesiyle daha neleri bilen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Üsame’nin durumunu bilmemesi düşünülemezdi. Fakat bir kâif getirmekle, halka mâl olmuş bulunan ve içtimaî hayata yerleşmiş olan bir müesseseyi, halkın bakış açısına uygun bir delil olarak kullanmak istemişti. Kâifin söylediğiyle kendi bildiği birbirine mutabıktı; çünkü, Kur’ân’ın sarih beyanıyla, o Kâmet-i Muallâ ne söylemiş, ne yapmışsa hiçbiri hevasından değildi: “O, hevadan konuşmaz.”13

Sözünü ettiğimiz hâdisede, ihtisas ehline müracaata teşvik de olabilir. Nitekim, ağaçların aşılanması hâdisesinde de “Siz dünya işlerinizi bilirsiniz.”14 buyurmuştu. Bu sözde, “Ben bilmem.” mânâsı yoktur. –Nebi bilmeyecek de kim bilecek?– İzahı çok uzun sürebilecek bu sözle şunlar kastedilmiş olabilir:

a. Belki, ashabına bir iltifattır.

213