Ötedeki tasaffinin ilk basamağını kabir âlemi teşkil eder. Dünya ile ahiret arasında âdeta bir bekleme salonu hükmünde olan kabir âlemine giren insanı, orada Münker-Nekir melekleri karşılar ve ona değişik sorular sorarlar. Bu sorular karşısında terleyen mü’min, orada kısmen arınır ve kurtulabilirse yürür ötelere. Bazıları kabri aşsalar da düşe-kalkadırlar sırtlarındaki veballerle. Mahşerdeki o müthiş sahneler, onların da pek çok günahı dökmelerine ve yeniden bir kere daha arınmalarına vesile teşkil eder. Bazıları ise bir adım ötede kitaplar uçuştuğu zaman, “Acaba kitabım sağdan mı, yoksa soldan mı gelecek?” endişesiyle titrer; bu sıkıntı ile onlar da bazı şeylerden kurtulur ve yürürler daha ötelere. Bu kademelerden de geçen mü’min, sıratı geçerken artık bütün bütün arınmış, tam özünü bulmuş ve Cennet’e ehil hâle gelmiş sayılır. Bu insanı, küre-i arza döndürseniz dahi, artık o öyle bir safvete ulaşmıştır ki, âdeta Efendimiz’in –aynıyla olmasa da– miraçtaki safveti gibi başındaki gözleri ile Allah’ı görecek hâle gelmiş gibidir. Böyle bir akıbet için ne çekilse değer… Evet Cenâb-ı Hak, her çektiğimiz sıkıntı ile adım adım bizleri o neticeye doğru götürmektedir.
İnsanın dünyada karşılaştığı pek çok musibet ve ahirette defterini alacağı âna kadar yoluna çıkan akabeler, zâhirde onun aleyhinde gibi gözükse de hakikatte bunlar onu alıp firdevslere uçuran birer merdiven hükmündedirler. Beled sûresindeki “Biz insanı meşakkat, imtihan ve çile ile içli dışlı yarattık.”9 âyeti insanın bu çileli hayatını ne güzel resmeder!