İçeriğe geç

Bundan daha büyük bir afiyet de borç altında bulunmamaktır. Genel mânâda ne birine medyûn (borçlu) yaşamak ne de –hafizanallah!– borçlu olarak ölüp gitmek; evet, bu durum mü’min için hiç de iyi olmayan bir âkıbettir. Meseleye açıklık getirecek bir misal zikretmek istiyorum: Huzur-u Risâletpenâhîye, bir borçlu cenaze getirilir, Efendimiz: “Borcu var mı?” diye sorar. “Evet” cevabını alınca da: “Buyurun arkadaşınızın namazını siz kılın.” der. Oysaki, Efendimiz’in, zina etmiş ve recm edilmiş insanların namazını kıldığını biliyoruz. Bundan, borçlu olarak ölmenin ne kadar fena olduğunu çıkarmak mümkündür. Neyse ki bir sahabi o vefat eden zatın borcunu tekeffül eder ve Allah Resûlü de onun namazını kıldırır.7

Borçlu vefat etme meselesi, Allah Resûlü’ne o kadar dokunur ki, bir gün: “Eğer biri borçlu olarak vefat ederse, onun borcunu ödemek bana düşer. Allah, ganimetten bana bir şeyler lütfederse, bütün borçluların borcunu öderim. Ama vefat eden kişi, bir servet geriye bırakırsa o da onun çoluk çocuğunun olsun.”8 buyurmuşlardır.

Evet, yukarıda zikrettiğimiz hadislerde de görüldüğü gibi, borçtan azade olma afiyetler üstü bir afiyettir. Ehl-i tahkikten bazıları, kul hakkı da bir borç olduğundan hareketle şöyle demişlerdir: “Birinin üzerinde arpanın yedide biri kadar dahi kul hakkı varsa, borçlu olduğu zat helâl edeceği âna kadar, borçlu kişi, harp meydanında dahi ölse Cennet’e giremez.” Zira borç bizzat kul hakkına girmektedir ve insan şehit de olsa kul hakkından hesaba çekilmedikçe Cennet’e giremez. Ben de şimdiye kadar şehitlerin kul hakkından muaf olduklarına dair bir şey duymadım ve görmedim. Görseydim, çok sevinecek ve kendime şöyle-böyle şehitlik yolu araştıracaktım.

Akıl ve Kalbin İzdivacı

7