İçeriğe geç

Takılıp yollarda kalan bir sürü yolzede vardı ve bunlar hâl diliyle kendilerine uzanacak bir el ve immün sistemlerini güçlendirecek bir reçete bekliyorlardı; iman, marifet, muhabbet ve aşk u iştiyak-ı likâullah muhtevalı bir reçete. Onlar da işte bunu yapma his ve heyecanıyla, yürekleri durasıya bunun için hep koşup duruyorlardı. Boşa gitmemişti bu ölesiye gayretler, binler-yüzbinler onların soluklarıyla derlenip toparlanmış ve “vira bismillah” diyerek insanî çizgiye girivermişti.. bu sayede dört bir yanda onlara karşı sevgi ve kabul meltemleri esiyor ve birbirinden çok farklı coğrafyalarda hep içten samimi bir sevgiyle karşılanıyorlardı. Üzerlerinde bir Hak teveccühü vardı ve şart-ı âdi plânında bu da onların, edip eylediklerini, kendilerinden bilmeyip Hakk’ın irade-i sübhanîyesine, takdir-i kudsîsine, lütuf ve engin rahmetinin ekstra tecellisine vermelerindendi; onlar bütün muvaffakiyetlerinin ihlâs, rıza ve aşk u iştiyak-ı likâ mülâhazalarına bir utûfet-i rahmâniye olduğuna inanıyorlardı.

Bu itibarla da onlar hep “Sen, sen” ile soluklanıyor;

“Cânan dileyen dağdağa-i câna düşer mi?!.
Can isteyen endişe-i cânana düşer mi?!.
Girdik reh-i sevdaya, cünunuz,
Bize ağyâr lazım değil, bu iş şâna düşer mi?!.”
(Seyyid Nigârî)

diyor; bütün bütün ağyâr mülâhazalarından sıyrılarak, dünya ve mâfîhâyı ukba mercekleriyle tahlile tâbi tutuyor ve bu yolda satılmamaya, peylenmemeye and içiyorlardı. Gayrı gözleri ne saray hülyaları yaşıyor, ne villalara takılıyor, ne de filo rüyaları görüyordu.

21