Bütün bunlara rağmen onlar, birer fani olduklarının ve güçlerinin de sınırlı olduğunun farkındaydılar. Onun için de teşebbüs ettikleri hemen her işlerinde kendi havl ve kuvvetlerinden –irfanları ölçüsünde– teberri eder ve Kudreti Sonsuz’un irade ve meşîetine sığınarak damlalarını deryaya, zerrelerini de güneşlere çeviriverirlerdi. Aslında ‘yok’u ‘var’a çevirmenin, hiç’i değerler üstü değerlere yükseltmenin yolu da bundan geçmektedir. Zaten Kudreti Sonsuz’un teveccüh ve tecellisi de O’na doğru yürüyenlerin kendilerinden geçmelerine bağlanmıştır. Ne hoş söyler bir hak dostu varlığa ermenin yokluktan geçtiğini:
Zamanın –O’ndan koparılan zamanın– vefasızlaştığı, duyguların hezeyana dönüştüğü, kaba kuvvetin bütün bütün azgınlaştığı, peygamberler yolunda yaşamanın bir hayli zorlaştığı, yarınlarda nelerin olabileceğinin belirsizleştiği o sisli-dumanlı kapkara günlerde bile onlar hep mini mini kaynaklar oluşturarak, dar çerçevede de olsa, sızıntılar meydana getirdi, ümitlerimize yeni ümitler ekleme heyecanıyla oturdu-kalktı ve deryalara dönüştüklerinde tebahhur edip rahmet damlaları hâline geldiler. Bu sayede kupkuru çöller, dikenlere yenik düşmüş hâristanlar birer gülistan şeklini aldı. Ufukta hiçbir ışığın görülmediği, yolların işaretsizlikle karardığı demlerde onlar ellerindeki meşalelerle karanlıkta kalmışlara nur ve ziya oldu ve her yerde birer ışık süvarisi olarak takdirle alkışlandılar. Himmet ve gayretleri ona bağlı değildi; olan şeyler gönüllerde vüdd ve sevginin sesi-soluğu ve takdirkârların kadirşinaslığının ifadesiydi.