Daha sonraki dönemlerde, bu düşünceler gelişerek devam etti ve bu süreç İmam Gazzâlî dönemine kadar da tesirini artırarak yaygınlaştı. Üç sene felsefe ile meşgul olduğunu belirten İmam Gazzâlî, daha ziyade Aristo felsefesinin Endülüslü mütercimlerine karşı meşhur Tehâfüt’ünü yazmıştır. İbn Rüşd de Gazzâlî’nin bu eserine karşı “Tehâfütü’t-Tehâfüt”ü kaleme almıştı. İmam Gazzâlî’ye, diğer ilimler kadar felsefeyi bilmediği söylense de, ben hiç de öyle zannetmiyorum; o kadar zeki bir insanın onca zaman meşgul olduğu bir konuyu bilmemesi çok makul değil. İmam Gazzâlî hazretlerinin felsefe alanındaki mücadelesi, –el-Munkizu mine’d-dalâl’de de ifade ettiği gibi– genelde yamulmuş veya sürçmüş bir düşünceyi yeniden doğrultup yerine oturtması yönündedir. İmam önce bâtıl düşüncenin kökünü kesmek, daha sonra da dinî ilimleri, kendi çerçevesinde yeniden ihya etmek mülâhazasıyla harekete geçmiş ve bu konuda elinden geleni yapmıştır.
Muhyiddin İbn Arabî’nin konumu ise daha farklıdır. O, bir ruh insanıdır. Hallaclarla, Sühreverdîlerle var olan bir geleneği devam ettirmiştir ki, Fütûhât-ı Mekkiyye’sine bakılınca, anlaşılmasının çok zor olduğu bir yana (Fusûsü’l-Hikem’in şerhli güzel bir tercümesi olsa da Fütûhât-ı Mekkiyye henüz tam ve iyi bir tercümeyle kültür dünyamıza kazandırılamamıştır) anlaşılanları olduğu gibi kabul etmek de ayrı bir problem…